Denemeler

Son zamanlarda hayvan hakları hakkında konuştuğumda “Ne yani et yemeyelim mi şimdi, öyle ise sen neden yiyorsun?” gibi geribildirimler alıyorum. Evet, vejetaryen değilim et de yiyorum süt de içiyorum ve bunu, hayvansal besin tüketmenin günümüz şartlarında hayvanlar için de en iyisi olduğunu düşündüğüm için yapıyorum.

Öncelikle günümüzde ev hayvanları dışında beslenen hayvanlar çoğunlukla gelir elde etmek için yetiştiriliyor. Ne yazık ki kimse koşup oynasınlar diye kuzu, dana, tavuk beslemiyor. Durum bu olunca hayvansal besin tüketmemek bu sektörün zayıflamasına, dolayısıyla yetiştirilen hayvan sayısının azalmasına yol açıyor. Hepimizin vejetaryen olması ne yazık ki hayvanları özgürleştirmez, talep azaldığında zamanla üretim de azalır ve bugün her yerde görebildiğimiz bazı hayvanlar çocuklarımızın yalnızca hayvanat bahçelerinde görebildiği hayvanlar haline gelebilir. İleride insanlar hayvan hakları bilinci kazandıklarında sadece koşup oynasınlar diye hayvan yetiştirmek istediklerinde bile soyu azalıp hayvanat bahçesine düşen bu hayvanları bulmakta zorluk çekebilirler. Şu anda hayvanların iyi kötü bir yaşamları var; annesini göremeyen civcivlerin, gökyüzünü göremeyen danaların keşke daha iyi şartlarda bir yaşamları olsa, ama dünyaya hiç gelmemeleri yenilmek için gelmelerinden ve sadece bir üretim birimi olarak görülmelerinden daha kötü.

Hayvansal besin tüketmemin sebeplerinden bazıları bunlar ve günümüzde hayvansal besin tüketmenin en azından toplumsal bir hayvan sevgisi, hayvan hakları bilinci kazanılana kadar, soylarının devamı için hayvanların yararına olduğunu düşünüyorum.

Canlılar, nedense, sorunlarının çözümünü, başka bir canlıyı öldürmekte buluyor çoğu zaman. Bu hayvansal içgüdü, gelişmiş bir canlı olan insanda da var. Tarih öncesi çağlardan beri insanlar, paylaşamadıkları şeyler için birbirlerini ve diğer canlıları öldürmeyi çözüm olarak görmüşlerdir. İnsanın barıştan çok savaşa eğilimli olması da bunun bir sonucu olsa gerek. Eski masallarda bile insanların güvenliği, mitolojik üç başlı canavarın öldürülmesiyle mümkün olmuştur hep. Hiç kimse, soyunun son örneği olan bu yalnız canavarla empati kurmayı, onunla uzlaşmayı denememiştir.

Öldürmeye olan eğilimimiz günümüzde de devam ediyor. En basitinden, gördüğümüz böcekleri öldürüyoruz. Sivrisineklerin bizi ısırması sorununu çözmek için “sineklerin kökünü kurutmayı” tercih edebiliyoruz. Sineklere adeta soykırım uygulamayı deniyoruz. Bazı marka sinek ilaçları bunu slogan haline bile getirmiş. Diyelim ki, sineklerin kökünü kuruttuk; sorunumuz çözülecek mi? Evet kısa bir süre için belki ama doğanın dengesinin bozulmasıyla birlikte yeni sorunlar ortaya çıkacak. Duygusal zekâsı zayıf insanlar, davranışlarının uzun vadede doğuracağı sonuçları öngöremeyip sadece bir adım sonrasını düşünüyorlar. Örneğin, miras paylaşımında paydaş/sorun olarak gördüğü akrabasını öldürmekte çözümü arayıp, sonrasında varlık içerisinde yaşayabileceğini düşünen insan bir adım sonrasını bile görememektedir.

Hayvansal içgüdülerini takip eden insanların ürettiği çözümler hep aynıdır: “Öldürmek ve yok etmek”. Kendisine rakip olarak gördüğü kimseleri, kendini geliştirerek geçmek veya uzlaşarak ortak bir çözüm üretmek yerine, sadece rakibi öldürmek ve yok etmek vardır. Petrol sorununun çözümünü savaşmakta bulan zihniyetle mülk için akrabasını öldürmekte çözüm arayan zihniyet arasında çok da büyük bir fark olmasa gerek.

Bütün ilkel düşünce yapılarında olduğu gibi, ırkçılığın da temelinde bu içgüdünün olduğunu düşünüyorum: öldürmek ve yok etmek. Gerek biyolojik olarak gerekse kültürel olarak bir öldürme söz konusu. Etnik köken sorunlarının çözümünü, bazı illerimize bomba yağdırarak bu bölgede yaşayan bütün insanları öldürmekte bulan, “En iyi Zulu ölü Zuludur” sloganını benimsemiş bir insan, bu hayvansal içgüdüsünü izlemekte ve çözümü öldürmekte aramaktadır. Bazı illerimizi, yok edilmesi gereken birer terörist yuvası olarak gören insanlar, bu illerimizin de ülkemizin bir parçası olduğunu, bu illerde de üniversitelerimiz, bilim adamlarımız, başarılı işadamlarımız ve konuksever insancıl vatandaşlarımız bulunduğunu ya bilmemektedir ya da göz ardı etmektedir.

Peki, nasıl insanca çözüm üretebiliriz? İnsanca çözüm üretmek aklı kullanmayı ve biraz düşünmeyi (Duygusal Zekâ -EQ) gerektirir. Hayvansal içgüdüleri takip etmek, kolaya kaçmaktır. Sineklerin kökünü kurutmak yerine bizi ısırmalarını engelleyecek krem/sprey kullanabiliriz. Petrol sorununu, savaşmak yerine alternatif enerji kaynakları arayarak çözebiliriz. Kürtlere, Ermenilere düşmanlık beslemek yerine onların da kültürlerini tanımayı deneyebiliriz. Hepimiz dünyalıyız aynı dünyayı, aynı atmosferi paylaşıyoruz. Biz insanız: düşünebilen ve gelişebilen bir varlık. Duygusal Zekânın kuşaktan kuşağa gelişmesiyle birlikte, geçmiş çağlardan bugüne oldukça yol kat etmiş, içimizdeki yok etme içgüdüsünü büyük ölçüde yenmeyi başarabilmişiz. Bu Hayvansal içgüdümüzü tamamen yendiğimiz gün barışçıl, modern ve medeni bir dünya halkı olacağımız kanısındayım.

Hayvanlar ilginç varlıklar. Nedense insan olmayan bir varlığın canlı olmasını hep çok ilginç bulmuşumdur. Bizimle birçok ortak özelliğe sahip olan bu canlılar ne yazık ki bizimle hiçbir ortak hakka sahip değiller. En temel hak olan yaşama hakkına bile. Şimdi bana ‘et yemekten vaz mı geçelim yani?’ diyebilirsiniz. Tabii ki vazgeçmemize gerek yok. Hayvanların yenmek için kesilmesine karşı değilim, ama yaşama haklarını kısmen dahi olsa kullanamamalarına ve insanların onlara bir parça et gözüyle bakmasına karşıyım.

Hayvanların et olmak için doğduğu bir çok yer var. Bunun en yaygın örneklerinden biri tavukhaneler. Kuluçka makinalarındaki bir yumurtadan dünyaya gelmiş, anne şefkatinden mahrum bir civciv zaten hayata 1-0 yenik başlıyor, çok kısa bir süre içerisinde büyütülüp kesiliyor. Daha uzun bir hayat süren tavuklar da var, tabi buna hayat denilebilirse. Bütün ömrü kapalı bir mekânda yumurtlamakla geçen, hareketsizlikten ayakları tutmaz olmuş zavallı yaratıklar… Bir de köy tavuğunun yumurtasından dünyaya gelmiş bahçede neşeli neşeli eşelenen civcivlerini gezdiren bir takım şanslı tavuklar vardı. Onlara da savaş açtık. Kuş gribi deyip %99 u sağlıklı olan köy tavuğu ırkına soykırım uyguladık. Böyle birşeyin insanlara yapılmasını düşünmek bile istemeyiz. Ama ne de olsa onlar insan değil, canlı ama insan değil…

Bir de yemediğimiz halde eziyet ettiğimiz hayvanlar var: Atlar, kediler, köpekler… Değeri milyon dolarlarla ölçülen yarış atları sakatlandıklarında ilgi görmeleri gerekirken kurşuna dizilerek idam ediliyorlar. Bir de atları sevdiklerini iddia ederler. At sakatlananakadar gösterilen bu sevginin bir anda yok olmasına nasıl bir faktör sebep olabilir acaba. Bu faktör heralde daha kuvvetli bir sevgi olan para sevgisi. Atı para olarak görmek, tavuğu et olarak görmekten farklı olmasa gerek…

Peki ne yapılabilir? Aslında yapılabilecek çok şey var. İneklerin bütün yaşamlarını dışkı kokan kapalı bir mekânda hareketsiz geçirmelerine bir son verip meralarda hayvan yetiştirmek teşvik edilebilir. Tavukhanelerin yerine tavukların doğala yakın ortamda yaşadıkları tavuk çiftlikleri kurulabilir. Sakatlanan hayvanlar emekliliklerini yaşamak üzere insanların olmadığı, hayvanların yaşamasına elverişli adalara götürülebilir. Bunun sonucunda doğal olarak hayvansal ürünlerin maliyeti yükselir, yükselsin. Ne olur ki? Daha az et yeriz ya da daha çok para veririz, bir canlının yaşamından daha mı önemli. Evet, onlar insan değil ama canlı, aynı bizim gibi…

Dünya ilginç bir yer. Sürekli yeni canlılar doğuyor, birçok canlının yaşamı sona eriyor, ama yeryüzünde canlılık sürekliliğini koruyor. Monera alemindeki canlılardan insanlara kadar bütün canlılar nesillerini devam ettirme çabası içindeler. Canlı olup olmadığı tartışılan virüsler bile nesillerini devam ettirmek için çabalıyorlar. Gelişmiş bir beyne, kompleks bir sinir sistemine ve hatta sinir düğümlerine bile sahip olmayan bu canlıların ne gibi bir yaşam felsefesi olabilir… Canlılar yaşamlarını ve nesillerini devam ettirmek için başka canlıları yok ediyorlar.  Virüsler bakterileri, aslanlar ceylanları…

İnsanları yiyen bir canlı ilk bakışta yok gibi görünüyor. Açlık, hastalıklar gibi etkenler bir yana insanlar birbirlerini yiyorlar. Diğer canlılar kendi türünü devam ettirmeye çalışırken insanlar yalnızca kendi ırkını, kendi menfaatlerini devam ettirmenin peşindeler. İnsanlar, doğduklarında kendini içinde buldukları ırkın üstün olması için savaşıyorlar. Irk nedir ki; yakın coğrafya içinde yaşayan insanların benzer kalıtsal şifrelere sahip olması… Ne yazık ki birçok millet ırkını üstün tutmayı vatan sevgisi sanıyor. Vatan sevgisi, millet sevgisidir. Millet sevgisi ise insan sevgisidir. Tüm dünya bu insan sevgisine sahip olsaydı eminim hiç savaş olmazdı. Savaş insanlardaki hayvansal bir içgüdü olmalı… Gelişmiş bir sinir sistemimiz ve beynimiz olmasına rağmen bu içgüdümüzü bir türlü yenemiyoruz. Aslında tek ihtiyacımız olan empati ve insan sevgisi…

Saldırmanın, başkasının hakkını gasp etmenin kötü olduğunu insanlar da devletler de bilir. Hiçbir ülkede ‘saldırı sanayii’, ‘saldırı güçleri’, ‘saldırı bakanlığı’ v.s. gibi birimler yoktur. O halde saldıran kim?! Herkes savunma yapıyor, huzur ortamı sağlamaya çalışıyorsa kim saldırıyor peki?!

23 Nisanda, dünyanın dört bir yanından çocuklar bir araya gelip dünya barışını temsil ediyorlar. Zaten barış deyince aklımıza öncelikli olarak çocuklar gelir. İnsan öldürenlerin annelerinin karnından büyük doğduğu, hiçbir zaman çocuk olmadığı gibi bir izlenim vardır. Nedir o masum çocukları şiddete sevk eden, büyüdüklerinde onları bir katil yapabilen… Neyse konu aldı başını gidiyor; canlıların çeşitliği, besin zinciri ile başladık konu nereye geldi. Devam edecek olursak televizyonda şiddet ve başarısızlık psikolojisi gibi birçok öğe konuya dahil olacak. Son olarak, dünya insan olsun, dünya kardeş olsun diyorum…