Genel

Dolu dolu bir haftayı daha geride bıraktık. :) Her gün mini aktivitelerimiz oluyor genelde, salı günü Poznan’ın ormanvari alanlarına paintball oynamaya gittik, sanırım oyunu sivrisinekler kazandı,  hiç vurulmadan hepimizi ısırmayı başardılar. :) Perşembe günleri resmi olmayan barbekü günümüz gibi oldu, haftasonları ise genelde şehirdışı etkinlikler oluyor. Bu haftasonu Polonya’nın Baltık denizi kıyısındaki şehri Gdańsk’taydık. Gdansk taş döşeli sokakları, ortaçağ mimarisini yansıtan binaları, şehrin içinden geçen Motlawa nehri ve Baltık denizi ile oldukça güzel bir şehir.

Gdansk maceramız ‘Korsan Günü’ ismindeki plaj oyunları ile başladı, lastik köprüde yürüme, hazine avı, dinamit (tabiki gerçek değil) taşıma gibi oyunlardan sonra kendimizi barbekünün başında bulduk. Gerçi ben vejeteryan takıldım bu sefer tavuk veya balık yoktu mantar, mısır, patates falan vardı. Akşam şehir turu eşliğinde otobüs partisi vardı, hareket halinde oldukça ilginç bir partiydi. :)

Pazar günü Motlawa gölünde kano ile neredeyse bütün şehri dolaştık. Sanırım 2 saatten fazla sürdü, bir an kaybolduk sanmıştım. :) Öğleden sonra şehir turu yaptık, şehir merkezinde dünyanın tuğladan yapılmış en büyük kilisesi olan Meryem Ana Katedrali’ne çıkarak şehir manzarası seyredilebiliyor.

Pazar gecesi trenle Poznan’a geri döndük. Polonya’da en popüler şehirlerarası ulaşım aracı trenler sanırsam. Pek konforlu oldukları söylenemez ancak oldukça ucuzlar. Biletlerde koltuk numarası yok, erken gelen oturuyor. Dönüşte boş bir kompartıman bulabildiğimiz için şanslı sayılırız. :)

Polonya’daki ilk haftamın ardından blog yazmak için sonunda bir fırsat buldum. :) Öncelikle yolculuğumdan bahsetmek istiyorum. İstanbul’dan Poznan’a doğrudan uçuş yok, aktarmalı uçuşlar da oldukça pahalı. Google Maps üzerinden de görebileceğimiz gibi Berlin Poznan’a oldukça yakın. İstanbul Sabiha Gökçen’den Berlin Schönefeld havaalanına uçup sonra Berlin – Varşova ekspresi ile Poznan’a geçmek en mantıklı çözüm oldu diyebilirim. Tren biletleri bahn.de adresinden önceden yaklaşık 29€’ya  alınabiliyor. Berlin Schönefeld tren istasyonundan Ostbahnhof istasyonuna gitmem ve oradan Varşova ekspresi ile Poznan’a ulaşmam toplamda 3 saat sürmedi.

Poznan’daki ilk günümden itibaren hareketli bir staj dönemine adımımı attım. Burada bütün diğer yabancı stajyerler ile birlikte Poznan Teknoloji Üniversitesinin yurtlarında kalıyoruz. Polonya’da staj değişim kulübü (IAESTE) oldukça aktif. İlk günden itibaren yurda kayıt, aylık toplu taşım bileti alımı, para değişimi gibi konularda oldukça yardımcı oldular. Her gün bir etkinlik oluyor genelde, şimdiye kadar hiçbir günüm boş geçmedi.

Çalışmaya başlamadan önce açıkçası bu stajdan teknik bir beklentim yoktu, ancak teknik açıdan da önceki stajlarımdan daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Poznan Supercomputing and Networking Center isimli bir araştırma kurumunda görüntü tabanlı izleme sistemleri çalışıyorum. İlk iki haftada tamamlanmak üzere kamera tabanlı bir araç park yeri izleme sistemi geliştirmemi istediler, ilk haftadan bitirdim projeyi, önümüzdeki haftalardan itibaren daha büyük projelerin içinde yer alacağım. İş arkadaşlarım oldukça arkadaş canlısı, yetenekli ve ileri seviyede İngilizce konuşabilen insanlar, teknik problemleri çözmemde oldukça yardımcı oldular. Staja kabul sürecinden de biraz bahsedecek olursam temelde iki aşamada gerçekleşti. Öncelikle IAESTE YTÜ tarafından İngilizce sınavı, not ortalaması ve etkinlik puanı gibi faktörler göz önünde bulundurularak aday gösterildim ve CV, niyet mektubu, transkript, İngilizce belgesi v.s. dökümanlardan oluşan bir pdf dosyasını IAESTE Poznan’a gönderdim, sonrasında şirket ile skype üzerinden teknik mülakat oldu ve kabul edildim. İşyerim oldukça güzel bir yerde, iç açıcı bir manzarası var.

Sanırım kuzeyde olduğumuz için burada günler epey uzun, gece karanlığı yaklaşık 5 saat sürüyor. İş çıkışında gezmek için epey vaktim oluyor. Poznan’daki ikinci günümde Malta gölünün kıyısında Poznan Filharmonik Semfoni Orkestrasının konseri vardı, sonraki gün Malta Festivali’nde Manu Chao konseri… Şu sıralar şehir baya hareketli diyebilirim. :)

Buranın geceleri de en az gündüzleri kadar hareketli. Küçük bir şehir olmasına rağmen çok sayıda gece kulübü var. Alkol tüketimi oldukça fazla, ama alkolsüz de eğlenmek mümkün. :)

Yurttaki arkadaşlar da oldukça arkadaş canlısı insanlar, Brezilya, Hırvatistan, İspanya, Hindistan, Ukrayna gibi çeşitli ülkelerden gelen stajyer öğrenciler ve Poznan Teknoloji Üniversitesi’nde okuyan Polonyalı öğrenciler var. Çoğunun İngilizcesi oldukça iyi, benim için oldukça güzel bir pratik fırsatı oldu. Gündüzleri fırsat buldukça şehir turu, kampüste barbekü ve bahçede futbol gibi mini aktiviteler gerçekleştiriyoruz.

Poznan hakkında genel izlenimlerimi paylaşacak olursam sevimli bir şehir diyebilirim. Oldukça yeşil bir kent ve güzel gölleri var. Fazla kalabalık değil, ferah, tramvayda oturacak yer bile bulabiliyorum. Şu sıralar hava da çok güzel, ne sıcak ne soğuk ortalama 24 derece diyebilirim. Fiyatlar İstanbul ile aşağı yukarı aynı tahminimce %20 civarı daha ucuz, ayrıca birçok yerde öğrencilere indirim uygulanıyor. Staj için verilen maaş barınma, yeme içme ve eğlence giderlerini karşılayacak seviyede.

Fırsat buldukça yazmaya devam etmeyi düşünüyorum. Şimdilik bu kadar. :)

Bu sene Microsoft İstanbul ofisinde gerçekleştirilen 2. Bilgisayar Bilimleri Öğrenci Çalıştayında (2nd Computer Science Student Workshop) “Automatic Recognition of Turkish Fingerspelling” başlıklı poster sunumum ile en iyi poster sunumu ödülünü aldım.

Bütün katılımcılara teşekkür ederim.

Trafiğin çok yoğun olduğu belli konumlara baktığımda çoğunlukla çevresindeki yapılar nedeniyle yolun genişletilebilir olmadığını görüyorum. Google’ın 10 üssü 100 projesi kapsamında desteklediği Shweeb projesinden de biraz esinlenerek düşündüğüm insan gücüyle çalışan, tek veya iki kişilik teleferik hatları projesi ile daha eğlenceli, daha sağlıklı, daha çevre dostu ve trafikten uzak bir toplu taşım sağlanabilir. Çizimim çok iyi olmasa da aşağıdaki çizim ile projeyi basit olarak görselleştirmeye çalıştım.

Olası problemleri ve olası çözümlerini inceleyecek olursak:

Böyle bir uygulamanın kurulum ve bakım maliyeti yüksek olmaz mı? Kurulum maliyeti belki yüksek olabilir ama kabinler aydınlatma dışında hiçbir elektronik aksam içermeyeceğinden maliyeti bir bisikletin maliyetinden çok da fazla olmayacaktır. Kompleks bir yapıda olmadığından kabinlerin bakımı da fazla problem olmayacaktır.

Kullanıcıların bu araçları toplu taşım dışı amaçlarla kullanmasını nasıl önleyebiliriz? Örneğin insanlar bu kabinleri durak olmayan noktalarda park edip boğaz manzaralı kahvaltı amaçlı kullanabilirler. Bunu engellemek için durağa zamanında gelinmesi durumunda kabine binerken karttan otomatik olarak alınan ücretin bir bölümünün karta geri yüklenmesi ile sağlanabilir.

Herkesin aynı hızda pedal çevirmesini sağlayamayız, kabinlerin birbirini sollaması nasıl sağlanabilir? Bu problem ikinci bir kablo hattı ile çözülebilir. Bir hattan diğerine örnek çizimde de görülen bağlantı iskeleti ile geçilebilmesi sağlanabilir.

Peki, yokuş yukarı çıkarken ne yapacağız? Eğimi yüksek olmayan yokuşlarda biraz spor yapacağız. :) Daha yüksek eğimli yokuşlarda (örn Barbaros Bulvarı, Beşiktaş) ise istasyonlara yerleştirilecek motorlar ile kabloların sabit hızda ilerlemesi sağlanabilir.

Bunların dışında çarpışma durumunda insanların ve kabinlerin zarar görmesini mümkün olduğunca önlemek için araçlarda kauçuk tamponlar kullanılabilir.

Böyle bir projenin uygulanabilirliği tartışılır tabi ama hayal kuruyoruz işte, ciddi bir proje yok ortada. :)

2010 Yaz döneminin de sonuna geldik, çok fazla tatil yaptığımı söyleyemem ama en azından dolu bir yaz dönemi geçirdim diyebilirim. Bu yaz, ikisi yazılım biri donanım stajı olmak üzere üç staj tamamladım. Stajlarımın arasında tatil için iki hafta da olsa vakit ayırabildim. Bunun dışında staj sırasında en az tatil kadar zevk aldığım günler de oldu diyebilirim. Stajlarım hakkındaki yorumlarımı burada da paylaşmak istedim.

Nortel Netaş, Yazılım Stajı

Staj başlangıcında stajyerlere çalışma alanı ve bilgisayar tahsis ediliyor. Çalışılan bölüme göre stajyerlere küçük projeler veriliyor. Ben Teknoloji Geliştirme bölümünde Ağ Geçidi Denetleyicisi için yama geliştiren bir çalışma ekibinde stajyer olarak görev aldım. Staj dönemim genel olarak bu ekipte iş takibini kolaylaştıran, çeşitli raporlama fonksiyonlarına sahip bir yazılım geliştirmekle geçti. Bununla birlikte staj programı dâhilinde stajyerlere iletişim teknolojileri konulu seminerlere katılma imkânı sağlanıyor. Nortel Netaş genel olarak genç bir çalışan profiline sahip, kıyafet zorunluluğu da neredeyse yok diyebilirim. Kurumun Ümraniye’de yer alan yerleşkesi bir fabrikadan çok bir üniversite kampüsünü anımsatıyor. Ve en çok merak edilen soru: Maaş veriyorlar mı? Hayır, stajyerlere maaş verilmiyor ancak ücretsiz şehir içi servis ve öğlen yemeği imkânı sağlanıyor.

Microsoft Türkiye, Yaz Okulu Programı

Yaz okulu programı genel olarak uygulamalı eğitimler ve staj projesinden oluşuyor. Verimli geçen eğitimlerin yanı sıra arkadaşlarla düzenlediğimiz staj dışı etkinliklerin de bu sürece renk kattığını düşünüyorum. Staj bitiminde proje arkadaşlarımla birlikte, semptomlardan çıkarımda bulunarak hastalık teşhisinde yardımcı olarak kullanılabilecek bir uygulama geliştirdik. Yaz Okulu Programı hakkında daha önce yazdığım yorumlara aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

http://www.isikdogan.com/2010/08/microsoft-yaz-okulu-2010-istanbul/

Netech It Solutions, Network Stajı

Yazılım ağırlıklı stajlarımdan sonra donanım ağırlıklı bir staj yapmam güzel oldu diyebilirim. Ancak ağ teknolojileri hakkında daha fazla deneyim edinebilmeyi umuyordum açıkçası. Bununla birlikte veri haberleşmesi gibi derslerde gösterilen bazı teorik bilgilerin ve derslerde gösterilme fırsatı bulunmayan bazı teknik konuların pratik uygulamalarını inceleme fırsatı buldum.

Sonuç olarak her ne kadar stajlarım güzel geçmiş olsa da iş hayatını akademik hayat kadar zevkli bulmadım. Akademik kariyere devam edip bilim insanı adayı olmak daha cazip geliyor. :)

Merhabalar, bu yıl benim de katılımcı olarak yer aldığım Microsoft Yaz Okulu programının ardından yorumlarımı paylaşmak istedim. Programdan önce benim de merak ettiğim, sıkça sorulan sorular hakkında kendi fikirlerimi belirtmek istiyorum.

Microsoft Yaz Okulu bir staj programı mıdır?

Hem evet, hem hayır diyebilirim. Uygulamalı eğitimler ve staj projesinden oluşan Microsoft Yaz Okulu programı bir stajda edinilebilecek deneyimden fazlasının elde edilebileceği bir yerdir ve çoğu üniversitede staj olarak sayılmaktadır.

Katılım ücretli mi, kabul edilmek zor mu?

Katılım ücretsiz. Bunun dışında öğlen yemekleri de oldukça güzel ve ücretsiz. Çay, kahve, ice tea, kola gibi içecekler de ücretsiz. Ayrıca usb bellek, cd çantası ve çok sayıda kitap gibi hediyeler de bulunmakta. Kabul edilme oranı ise bu sene %5 civarı.

Microsoft Yaz Okulu kimlere hitap ediyor?

Katılımcılar genel olarak bilgisayar mühendisliği öğrencilerinden oluşmakta. Bunun dışında diğer bölümlerden katılımcılar da var. Eğitimler genelde giriş seviyesinde oluyor ancak konular hızlandırılmış olarak işlendiğinden biraz ön bilgisi olan katılımcılar için daha faydalı bir program diyebilirim.

Microsoft Yaz Okulunun katılımcılara ne gibi katkıları oluyor?

Microsoft Yaz Okulu, teknik anlamda gelişme fırsatı sağlamanın yanı sıra sosyal gelişime de katkıda bulunan bir program diyebilirim. Farklı üniversitelerden katılımcıların bulunduğu bu program güzel arkadaşlıkların kurulabileceği bir çalışma ortamı sağlıyor. Değerli kazanımların elde edildiği programda, Microsoft’un Most Valuable Professional ünvanını verdiği, alanında uzman kişiler ile tanışma imkanı elde ediliyor. Microsoft Yaz Okulu genel olarak öğrenciler için verimli ve keyifli bir staj dönemi olarak geçiyor ve program sonunda öğrencilere Yaz Okulu Katılım Belgesi veriliyor.

Devamını Oku »

Son zamanlarda hayvan hakları hakkında konuştuğumda “Ne yani et yemeyelim mi şimdi, öyle ise sen neden yiyorsun?” gibi geribildirimler alıyorum. Evet, vejetaryen değilim et de yiyorum süt de içiyorum ve bunu, hayvansal besin tüketmenin günümüz şartlarında hayvanlar için de en iyisi olduğunu düşündüğüm için yapıyorum.

Öncelikle günümüzde ev hayvanları dışında beslenen hayvanlar çoğunlukla gelir elde etmek için yetiştiriliyor. Ne yazık ki kimse koşup oynasınlar diye kuzu, dana, tavuk beslemiyor. Durum bu olunca hayvansal besin tüketmemek bu sektörün zayıflamasına, dolayısıyla yetiştirilen hayvan sayısının azalmasına yol açıyor. Hepimizin vejetaryen olması ne yazık ki hayvanları özgürleştirmez, talep azaldığında zamanla üretim de azalır ve bugün her yerde görebildiğimiz bazı hayvanlar çocuklarımızın yalnızca hayvanat bahçelerinde görebildiği hayvanlar haline gelebilir. İleride insanlar hayvan hakları bilinci kazandıklarında sadece koşup oynasınlar diye hayvan yetiştirmek istediklerinde bile soyu azalıp hayvanat bahçesine düşen bu hayvanları bulmakta zorluk çekebilirler. Şu anda hayvanların iyi kötü bir yaşamları var; annesini göremeyen civcivlerin, gökyüzünü göremeyen danaların keşke daha iyi şartlarda bir yaşamları olsa, ama dünyaya hiç gelmemeleri yenilmek için gelmelerinden ve sadece bir üretim birimi olarak görülmelerinden daha kötü.

Hayvansal besin tüketmemin sebeplerinden bazıları bunlar ve günümüzde hayvansal besin tüketmenin en azından toplumsal bir hayvan sevgisi, hayvan hakları bilinci kazanılana kadar, soylarının devamı için hayvanların yararına olduğunu düşünüyorum.

Canlılar, nedense, sorunlarının çözümünü, başka bir canlıyı öldürmekte buluyor çoğu zaman. Bu hayvansal içgüdü, gelişmiş bir canlı olan insanda da var. Tarih öncesi çağlardan beri insanlar, paylaşamadıkları şeyler için birbirlerini ve diğer canlıları öldürmeyi çözüm olarak görmüşlerdir. İnsanın barıştan çok savaşa eğilimli olması da bunun bir sonucu olsa gerek. Eski masallarda bile insanların güvenliği, mitolojik üç başlı canavarın öldürülmesiyle mümkün olmuştur hep. Hiç kimse, soyunun son örneği olan bu yalnız canavarla empati kurmayı, onunla uzlaşmayı denememiştir.

Öldürmeye olan eğilimimiz günümüzde de devam ediyor. En basitinden, gördüğümüz böcekleri öldürüyoruz. Sivrisineklerin bizi ısırması sorununu çözmek için “sineklerin kökünü kurutmayı” tercih edebiliyoruz. Sineklere adeta soykırım uygulamayı deniyoruz. Bazı marka sinek ilaçları bunu slogan haline bile getirmiş. Diyelim ki, sineklerin kökünü kuruttuk; sorunumuz çözülecek mi? Evet kısa bir süre için belki ama doğanın dengesinin bozulmasıyla birlikte yeni sorunlar ortaya çıkacak.

Davranışlarının uzun vadede doğuracağı sonuçları öngöremeyip sadece bir adım sonrasını düşünen zihniyetin ürettiği çözümler hep aynıdır: kendisine rakip olarak gördüğü kimseleri, kendini geliştirerek geçmek veya uzlaşarak ortak bir çözüm üretmek yerine rakibi yok etmek.

Bütün ilkel düşünce yapılarında olduğu gibi, ırkçılığın da temelinde bu içgüdünün olduğunu düşünüyorum: öldürmek ve yok etmek. Gerek biyolojik olarak gerekse kültürel olarak bir öldürme söz konusu. Etnik köken sorunlarının çözümünü, bazı illerimize bomba yağdırarak bu bölgede yaşayan bütün insanları öldürmekte bulan, “En iyi Zulu ölü Zuludur” sloganını benimsemiş bir insan, bu hayvansal içgüdüsünü izlemekte ve çözümü öldürmekte aramaktadır. Bazı illerimizi, yok edilmesi gereken birer terörist yuvası olarak gören insanlar, bu illerimizin de ülkemizin bir parçası olduğunu, bu illerde de üniversitelerimiz, bilim adamlarımız, başarılı işadamlarımız ve konuksever insancıl vatandaşlarımız bulunduğunu ya bilmemektedir ya da göz ardı etmektedir.

Peki, nasıl insanca çözüm üretebiliriz? Hayvansal içgüdüleri takip etmek çoğu zaman daha kolaydır, insanca çözüm üretmek aklı kullanmayı ve biraz düşünmeyi gerektirir. Sineklerin kökünü kurutmak yerine bizi ısırmalarını engelleyecek krem/sprey kullanabiliriz. Petrol sorununu, savaşmak yerine alternatif enerji kaynakları arayarak çözebiliriz. Kürtlere, Ermenilere düşmanlık beslemek yerine onların da kültürlerini tanımayı deneyebiliriz. Hepimiz dünyalıyız aynı dünyayı, aynı atmosferi paylaşıyoruz. Biz insanız: düşünebilen ve gelişebilen bir varlık. Duygusal zekanın kuşaktan kuşağa gelişmesiyle birlikte, geçmiş çağlardan bugüne oldukça yol kat etmiş, içimizdeki yok etme içgüdüsünü büyük ölçüde yenmeyi başarabilmişiz. Bu içgüdümüzü tamamen yendiğimiz gün barışçıl, modern ve medeni bir dünya halkı olacağımız kanısındayım.

Arşivler
Sosyal Medya